Bir varmış, bir yokmuş. Çiçek kokularının rüzgârla dolaştığı bir ormanda küçük bir tavşan yaşarmış. Bu tavşan, dere kıyısında zıplamayı, bulutlara şekiller yakıştırmayı ve annesiyle bahçeden havuç toplamayı pek severmiş. Fakat bir gün annesi, ilk diş muayenesinin vaktinin geldiğini söyleyince tavşanın kulakları usulca aşağı inmiş.
O gece tavşan, yatağında bir o yana bir bu yana dönmüş. Dişçinin odasını hiç görmediği için aklına türlü sorular geliyormuş. Acaba koltuğu çok mu büyükmüş? Muayene sırasında ne olacakmış? Annesi yanına oturunca tavşan, “Dişçiye gitmekten korkuyorum.” demiş. Annesi onun patisini tutmuş. “İlk kez gideceğin bir yeri merak etmen ve biraz korkman doğal. Aklındaki soruları dişçiye sorabiliriz.” diye karşılık vermiş.
Sabah olunca tavşan, küçük bez çantasına en sevdiği mendilini koymuş. Annesiyle birlikte orman yoluna çıkmışlar. Yol kenarında gördüğü papatyaları sayarken biraz rahatlamış. Tam yedi papatya saymış ki büyük meşe ağacının yanındaki muayenehaneye varmışlar. Kapının önünde bekleyen kirpi, onlara gülümseyerek içeriyi göstermiş. Tavşan annesine biraz daha sokularak eşiği geçmiş.

Bekleme odasında hayvan resimleriyle dolu bir kitap varmış. Tavşan kitabı açmış, fakat gözü sık sık muayene odasının kapısına kayıyormuş. Çok geçmeden dişçi kunduz kapıda belirmiş. “Hoş geldin. Önce tanışalım mı?” diye sormuş. Tavşan başını sallamış. Kunduz onunla aynı hizaya gelecek kadar eğilmiş. Tavşan da alçak bir sesle en sevdiği oyunun yaprakların üzerinden atlamak olduğunu anlatmış.
Muayene odasına girdiklerinde tavşan, geniş koltuğu görünce durmuş. “Bu koltuk beni yutmaz, değil mi?” diye sormuş. Kunduz gülümsemiş. “Hayır, yalnızca yükselip alçalır. İstersen önce nasıl hareket ettiğine bakalım.” demiş. Koltuk yavaşça yükselmiş, sonra aşağı inmiş. Tavşanın kulaklarından biri dikilmiş. “Ağaç dalına çıkmak gibi!” demiş. Ardından koltuğa oturmuş. Annesi de hemen yanındaki sandalyeye yerleşmiş.
Kunduz, küçük aynasını tavşana göstermiş. “Bununla dişlerinin arkasını görebiliyorum.” diye açıklamış. Tavşan aynaya bakınca kendi burnunu görmüş. Aynayı biraz yaklaştırdığında burnu kocaman olmuş! “Burnum bir turp kadar büyüdü!” demiş. Kunduzla annesi gülmüşler. Tavşan da gülünce karnındaki sıkışıklığın biraz azaldığını fark etmiş.

Muayeneden önce kunduz, neler yapacağını sırayla anlatmış. “Birazdan ışığı açacağım ve aynayla dişlerine bakacağım. Ara vermek istersen patini kaldırabilirsin.” demiş. Tavşan ağzını açmış. Kunduz aynayı yaklaştırınca yeniden heyecanlanmış ve patisini kaldırmış. Kunduz hemen durmuş. Tavşan annesinin patisini tutup birkaç kez yavaşça nefes almış. Sonra, “Şimdi devam edebiliriz.” demiş.
Kunduz muayeneyi tamamlayınca tavşana dişlerini aynada göstermiş. Ardından kocaman bir diş maketiyle fırçalama hareketlerini anlatmış. Tavşan, maketin arkasını temizlemeye çalışırken fırçayı kendi kulağına değdirmiş. Kulağı hafifçe gıdıklanınca kıkırdamış. “Kulağımın dişe dönüşmesine gerek yokmuş!” demiş. Sonra fırçayı yeniden makete götürüp öğrendiği hareketleri dikkatle denemiş.

Çıkarken kunduz, tavşanın muayenehanedeki resimlerden bir çıkartma seçmesine izin vermiş. Tavşan papatyalı olanı seçip çantasına yapıştırmış. Eve dönerlerken annesi, “En çok ne hoşuna gitti?” diye sormuş. Tavşan biraz düşünmüş. “Küçük aynada burnumu görmek. Bir de patimi kaldırınca dişçinin durması.” demiş. Sonra yol kenarındaki sekizinci papatyayı bulmuş.
O akşam tavşan, dişlerini annesinin yardımıyla fırçalamış. Yatağına uzandığında çantasındaki papatyaya bakmış. Dişçi odası artık aklında kocaman, bilinmeyen bir yer değilmiş; yükselen bir koltuğu, küçücük bir aynası ve sorularını dinleyen bir kunduzu varmış. Tavşan kulaklarını yastığına yerleştirmiş. Az sonra rüyasında, papatyalarla çevrili bir yolda neşeyle zıplamaya başlamış.
Gökten üç elma düşmüş: Biri korkusunu dile getiren küçük tavşana, biri onu sabırla dinleyen dişçi kunduza, biri de bu masalı dinleyip tatlı rüyalara dalan bütün çocuklara.





